27 Ağustos 2009 Perşembe

KAHİN DER Kİ!


Geçenlerde bir makale okudum, maya uygarlığı ile ilgili. Mayalara göre 22 Aralık 2012 tarihi dünya için çok önemli. Lakin onlara göre “Dünyanın sonu”. 2012 yılının insanlığın yükselişinin başlangıcı olacağını düşünüyorlar.

Ekonomik kriz misali insanlık en dibi görmüş durumda anlayacağınız…

En dibi gördüğümüzün en güzel kanıtını geçtiğimiz haftalarda yaşadım.
Arkadaşlarımla beraber çok güzel bir kamp alanına gittik. Ama bu bildiğimiz kamplardan değil. Kurucuları ve konaklayanlar dahil imece usulu yaşıyor, doğal yaşamın tadına varıyorlar. Bu mekan beton dünyada kurulan bir masal evi gibi geliyor orada yaşayanlara…

Tavuklar, ördekler, köpekler… Taze taze domatesler, biberler… Bir yanda kaz dağları diğer yanda dalga sesleri…
Dahası var. Sabunu zeytinyağı ve külsuyundan kendileri yapıyorlar, elektriği kendileri üretiyorlar, güneş enerjisi kullanıyorlar.

Buraya kadar iyi hos ve güzel dedim kendi kendime…

Bu tarz şeyler birkaç akrabası köyde yaşayanlar için, ya da güzel çocukluk yıllarını büyüüüüüüüüüüüük şehirlerin curcunasında geçirmemişler şanslı birkaç kişli için çok normal. Köy yaşamının tadına ucundan da olsa bakmış ve bizimkilerin doğa merakı sayesinde hala o tada bakmaya devam eden biri olarak hem sevindim hem şaşırdım hem üzüldüm.

İstanbul’dan koca koca amcalar-teyzeler, ağabeyler-ablalar 5 yıldızlı otellerin konforundan, büyük şehrin şaşasından-gürültüsünden-stresinden bıkmış olacak ki artık buralara tatile geliyorlar.

Şaşırdıkları şeyleri söyleyeyim: tavuğun arkasında ki civciv, yemiş ve zeytin ağaçları, dalından koparılmış hormonsuz domates…

“sadece” dalga sesine, bir dilim köy ekmeğine, orada beslenen tavuğun taze yumurtasına o kadar hasretiz ki bir haftasonu için her şeyimizi verebiliriz.

Bir an için durdum kaldım… Biraz etrafımı izledim… Çok yabancı olmadığımdan… aklıma mayalar geldi bir an için… o kadar haklılar ki dünyanın sonu konusunda… iç içe yaşadığımız doğaya o kadar yabancılaşmıs, şehirlerle beraber o kadar betonlaşmış ve kaybolmuşuz ki…

“Manga”nın “dünyanın sonuna doğmuşum” şarkısını dinlerken yazdığım bu satırlar sonrasında, artık “maya”ların kehanetine daha çok inanıyorum…

İnsanlığa…

28 Temmuz 2009 Salı

BU MUDUR?


Nasil oluyor biliyor musun?


Sabahleyin evden çıkıyorum… Bizim köşede bir medical var. Orada çalışan mı senin parfümünden kullanıyor, yoksa burnumda eski zamanlardan kalma bir koku mu var, bilemedim… Ama papatya gibi kokuyor, biraz daha başka aslında ama özü bir çicek gibi… onu duyuyorum aklıma geliyorsun…
Kahvaltı yapıyorum, senin kahvaltıyı sevdiğin aklıma geliyor… mis gibi kızarmış ekmek falan… bol baharatlı zeytinyağı sonra…
Arada bizim kayaya gidiyorum… Oradan manzara güzel… Hem sessiz, biraz kargaşadan uzaklaşıyor gibi oluyorum. Biraz da rüzgarlı ya! Hep rüzgar olmak istemişimdir, iyi geliyor…
Geçenlerde şehirdeyim, bir arkadaşım yer tarif etti, orada buluşacağız… Seninle bir-iki doktoru ziyaret etmiştik, oralarda işte, kulaklarını çınlattım yine…
İki-üç kere İstanbul’a gittim. Maç izledim arkadaşlarla... Orada gezerken hatirladim bir ara… bir de Sultan Ahmet köftecisine gittim, oraya da ugramistik bir ara… Besiktas’a giderken metroyu ve tramvayi kullandim, senle bulusmaya gider gibi…
…………………………………………………………………………………………..uzar gider bu!


Zaman geçtikçe daha da az geliyor parfümün kokusu burnuna…
Onun sevdiği şeyleri daha az hatırlıyorsun…
Alışkanlıklarını, söylediği komik sözleri, yanlış yaptığı telafuzları unutuyorsun…
Gezdiğin, gittiğin yerleri anımsamıyorsun…


Bir ara aklına geliyor yine… çok zor zamanlarda belki… morale ihtiyacın olduğunda, kendini yanlız hissettiğinde… çok saçmaladığında/saçmaladıklarında, çok özlediğinde, çok sıkıldığında…

Geçiyor ama değil mi?
Ya da öyle sanıyorsun…
Yaşadığın orjinal birşeyleri hatırlamak bile güzel yine de…

14 Haziran 2009 Pazar

BEN KİMİM?


Uzun süredir yazamıyordum, "zaman" sızlıktan... Sistemin kölesi oldum, muhder'in dediği gibi modern köle...

Nasıl yaşayacağınızı ya da nasıl yaşadığınızı anlatmak istedim biraz önce, çünkü artık biliyorum.
Tıpkı Matrix'te, Neo'nun kafatasının arkasına takılan kablo sonucu "I know kung-fu" dediği gibi... Tıpkı onun kadar kısa bir sürede hem de...



Doğdunuz, büyüdünüz, okudunuz-okumadınız, evlendiniz-evlenmediniz... ama yaşıyorsunuz... buraya kadar tamam!

ilkokul, lise, ünversite, işletme-iktisat-mühendislik-tıp... buraya kadar da tamam...
Para denilen şeyi kazanmaya başlıyorsunuz. Sabahtan akşama kadar "emek" vermek zorundasınız. Bunun sonucu az veya çok birşeyler elinize geçecektir.

Sonra önünüze hedefler gelecektir. O hedefleri gerçekleştirmek için daha çok çalışmak zorundasınızdır, çünkü sistemin hedefleri her zaman "daha" çoktur, "daha" fazladır.

"daha" lar içinde kaybolursunuz. Bununla orantılı daha fazla para kazanırsınız. Matemetikteki doğru orantıyı en somut burada anladım. Ne kadar çok çalışırsan, o kadar fazla kazanıyorsun.

Daha çok üretim, daha çok satış, daha çok hasta, daha çok makine, daha çok daha çok daha çok...

Kazandığınızı harcayacaksınız elbette.

"emeğinizin" karşılığı olan parayı harcayacak zamanınız kalmışsa elbette.

Hem de ne güzel şekilde, en pahalı yerlerde, en güzel yemeklerle...

Gördünüz mü?

Sisteme nasıl dahil oldunuz!

Sizin de "en"leriniz oldu... "Daha" çok kazandıkça "en"leriniz artacak.


Ailenize en güzel hediyeyi vermeye çalışacak, kız arkadaşınızla en güzel yerde yemeğe gidecek, arkadaşlarınızla en güzel mekanda içecek, herşeyin en iyisini yapmaya çalışacaksınız...

Çünkü emek vererek kazandığınız parayı, en güzel şekilde, en kısa sürede, dibine kadar bitirmek sizin hakkınız...

"Daha" ve "en"lerle uğraşırken kendinizden veya çevrenizden birçok şeyi nasıl kaybettiğinizi de göreceksiniz...

Aslında ufak şeylerin değerinin ne kadar büyük olduğunu, şaşalı mekanların ne kadar basit, basit dediklerinizin ne kadar önemli olduğunu anlayacaksınız...

İlkokulda mahalle aralarında arkadaşlarınızla oynadığınız tek kale maçları, lise yıllarındaki gizli olarak içtiğiniz içkileri, üniversite yıllarında cebinizdeki son bir-iki lira ile aldığınız ekmek ve peyniri, ilk kız arkadaşınızla "basit" bir çay bahçesinde içtiğiniz çayı hatırlayacaksınız...
Artık sistemin kendisi oldunuz...

Gerçek "EN" leri "DAHA" fazla kereler yaşamak dileğiyle...

8 Nisan 2009 Çarşamba

OBAMA'NIN ARDINDAN


Demokrasi vurgusu...

Geçmişle barışma çağrısı...

Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması talebi...

Kıbrıs’ta çözüm desteği...

Ermenistan sınırının açılması daveti...

Demokratik reformların durağanlık kaldırmayacağı mesajı...

“Kürt sorunu silahla çözülmez” yaklaşımı...



Gazetelerin birinden bir yazardan yaptığım alıntı; Obama'nın ziyaretinin ardından yazılmış, "bence" çok güzel bir özet...


Düşündüğüm, ama cevabını bulamadığım, o zaman da üzüldüğüm/kızdığım olay; baştaki konularda biz kendimiz, ülke olarak-bu ülkede yaşayan insanlar olarak- neden adım(lar) atamıyoruz da, birilerinin bize adım attırması için bekliyoruz...


Bazı şeylerin evrensel olduğunu göremeyip, bazı şeylere köstek olmak için asılsız temeller yaratıyoruz... Sonra da bunlara inanıyoruz...

Ya da geçmişe sıkı sıkıya sarılıp, geleceği göremiyoruz... Veyahut geçmişi tamamen unutup sadece geleceğe kanalize oluyoruz... Ortası yok...


Amaç hukuksal-siyasi-sosyal-kültürel vb. açıdan "belli" standartların yakalanması için çaba harcamak mı, yoksa yıllardır peşinden koşulan henüz kendi birliğini sağlayamamış bir birliğe girmek arzusu mu? Bunu bile bilmiyoruz...


Ve yazık ki şunu göremiyoruz;


Bu ülke farklılıklarıyla ZENGİN...

Farklılıklarını kullanmayı bile(e)mediği için FAKİR...

30 Mart 2009 Pazartesi

beni bir tek sen anladın, sen de yanlış anladın...


Hegel'in, Marx'a söylediği rivayet edilen bu cümleyi seviyorum. Sırf bu yüzden başlık olarak seçtim.

Son günlerde teknolojiye limon olasım geldi…
Malum bir süre önce Türkiye’deki siyasi parti liderlerinden Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları bir helikopter kazasında yaşamlarını yitirdiler. Yapılan aramalar sonuçsuz kaldı. Bir türlü enkazın yeri tespit edilemedi, kazazedeler bulunamadı. Ne askeri ne sivil hiçbir ekip enkaza ulaşamadı.

Enkazı bulan, ironik olacak ama, belki de cep telefonu bile olmayan köylülerdi.
Otomatik yerine mekanik işe yaramıştı.

Füzelerin havada infilak edilebildiği, insanoğlunun aya çıkıp hop hop yürüyebildiği-zıp zıp zıplayabildiği, sınırlardan geçen teröristleri uzaydan! tespit edilebilmek için askeri-siyasi anlaşmaların yapıldığı bir yüzyılda enkazı yanlış yerlerde aradık. Çünkü teknolojiyi yanlış anladık…

Bugün de yerel seçimler vardı. Televizyonlarda dokunmatik ekranlar, seçim sonuçlarının anında yansıması, olağanüstü “server” ve “bellek”leri olan bilgisayarlar…

Yine nasıl bir tezatlık diye düşündüm…

Lakin mekanik olanın işe yaradığını daha önceki olaylarda görmüş olacağız ki, sandık başlarında teknolojiyi kullanamadık. Teknolojiden pek anlamam, bilişimle aramın en iyi olduğu yer sade-düz bilgisayar veye internet işlemleridir. Ancak en basit sitelerde bile anketlerin yapılabildiği, “sadece bir kez tıklayabilirsin” gibi uyarılar verebilen bir çağda neden hala mekanik olanı tercih edip, tonlarca kağıt harcayıp, seçim sandıklarının başında kargaşa yaratıldığını anlayamıyorum.

Sanırım yanlış yerlerde kullanıyoruz teknolojiyi…
Veya her şeyde olduğu gibi teknoloji de yanlış anladık.
Sadece evimizde baş köşeye LCD televizyon almak, en üst özelliklere sahip dizüstü bilgisayarları kullanmak, en son teknoloji cep telefonları ile konuşmak sandık…

Teknoloji sayesinde geri kalmışlığı bu kadar güzel gösterebilen bir yer var mıdır Dünya'da acep?

15 Mart 2009 Pazar

o kadar yakın, o kadar uzak...


Kadifekale’ye gideceğiz arkadaşlarımla… Ama herkes tereddütlü.
Çünkü oralar pek tekin değil diye nam salmış. Genelde Doğulu vatandaşların oturduğu, sosyo-ekonomik olarak biraz geri kalmış olduğu düşünülen bir yer…
Geri kalmak ne demekse! Doğulu vatandaşlar ne demekse!

İzmir’in içinde, ama bir o kadar dışında…

Biraz düşününce hak veriyor insan…
Öyle anlatılmış çünkü…
Karanlık bir odaya girmemek konusunda, küçükken annemiz tarafından korkutulmak gibi.

Öyle böyle derken, gitmeye karar verdik.
Gittik…

Kadifekale’li bir ufak kız bize yolu tarif etti. Bir süre bize eşlik etti. En güzel manzaralı yerleri gösterdi. Korkulan insanlardan biri diye geçirdim içimden… Demek korkulmaması gerekenler de varmış…
Çocuklar uçurtma uçuruyor, kadınlar tandır ekmeği yapıp satıyor, bunun yanında heybe-halı-kilim üretip satan yine kadınlar… Kadın girişimciliğinin zirve yaptığı bir yerdeyim, Kadifekale’deyim…

Çocuklar cambiş (bilye) oynuyorlar, dayanamayıp biz de katılıyoruz onlara, ama cambişleri yutuluyoruz:)

Sonra kaleye çıkıyoruz.
Muhteşem İzmir manzarası... Herkese nasip olmaz görmek, çünkü oraya gitmeye cesaret gerek. Karanlık odalara girmek gerek.

Karanlık odanın içinde “aydınlık” olanları görmekten mahrum kalmamak için...

Yanımızdan geçen ufaklıklardan biri “Ne işiniz var burada, saat kulesine gitseniz ya!” diyor. Gülüyorum, herkes elinde olmayan şeyi ister…

Çok sert bir rüzgar var, içimden uçurtma olup uçmak geldi bir ara, rüzgara kendini bırakmak…

Manzarayı izlemeye devam ediyorum, bütün körfez ayaklarımın altında…
Birkaç hatıra fotoğrafı çekiliyoruz arkadaşlarla…

Çok güzel bir gün bitiyor… Herkes mutlu ama…

İyi ki gitmişiz Kadifekale’ye…

7 Mart 2009 Cumartesi

one minute


Siyaset bilimi okudum derslerde ama siyaseti asla anlayamayacağım.
Ya da Türkiye siyasetini anlamadım.
Ya da anladım ama böyle siyaset yapılmaz diyorum içimden…

Teorik ve pratik aynı sanmışım, değilmiş.


Rusya Gürcistana saldırdığında, hastane-okul vurduğunda 21. yy da olamaz bu dedim. Oldu… Bizden pek ses çıkmadı.

İsrail, Gazze’ye saldırdığında bütün ülkeler “sivillere” saldırı var diyerek bu vahşeti durduracak sandım. BM okulları bile vurulurken çıt yoktu. Biz gürledik.

Sudan liderini, Darfur’daki insan hakları ihlalleri gerekçesiyle kınamak, en azından tepki göstermek lazımdı. Seçilmiş deyip, susuyoruz.

İnsan hakları “DİL, DİN, IRK, MEZHEP” farkı gözetmeden TÜM İNSANLARIN doğuştan elde ettiği haklardır.

Bunları ihlal edenlerin en sert şekilde cezalandırılması, tüm Dünya toplumlarının yapılan ihlallerde tek ses olup, insanlık suçu işleyenleri bertaraf etmesi gerekmektedir.

Gürcüler başka dinden, ırktan vb. iken ses çıkarmayıp, kendi dininden, ırkından olanlar için sesimizi yükseltirsek, bu insan hakları savunuculuğu değil, din-dil-ırk-mezhep savunuculuğu olur ki amaçtan tamamen uzaklaşır, tam tersi istikamette ilerlemiş oluruz.

Bir dakika durup kendimize şunları sormak iyi gelebilir:


Gazze’de öldürülen insanlara mı üzüldük, ağladık? Orada ölen Müslüman insanlara mı?

Darfurda öldürülen insanlara mı üzülmek, ağlamak gerekir? Orada ölen Müslüman-Hristiyan-Yahudi-Ateist insanlara mı?

Şimdi Dünya’nın her yerinden insanların katıldığı bir toplantıda, biri Darfur hakkında, El Beşir’e “one minute” yapsa o kişi bize göre ne olur? Vezir mi, rezil mi?

Bu soruları kendi içimizde cevapladığımızda en doğru/samimi sonuca ulaşacağız…


Ama ben bu soruların cevaplarından eminim...


"one minute" El Beşir "one minute"...

23 Şubat 2009 Pazartesi

Kızlarımız

Biraz da yüzümüzün tebessüm etmesi adına genel manada "kızlarımız":

- Genel olarak benimsedikleri düstur "arkadaşımın durumu iyi olsun ama benden iyi olmasın"dır. Birbirlerini çekememezlik katsayıları dünyanın başka yerinde olmayacak derecede yüksektir. Aynı siklette mücadele ettiklerinin arkadaşları tarafından geçilmeleri imrenmekten ziyade, ayağına çelme takma fikrini doğurur.

-Güzellik kavramı, güzel dedikleri kızın tanış olup olmamasına bağlıdır. Hiç tanımadıkları bir insan son derece güzel olabilirken, bir şekil aynı ortamı paylaştıkları bir kız asla güzel olamaz, her daim zevksizdir ve berbat giyinmektedir.

-Bir kızın yanından başka bir kız için güzel demeniz "abaza" damgası yemenize sebebiyet verebilir. O yüzden ay parçası bile geçse, güneşe mahkumsun ay olsan kaç yazar diyerek paçayı sıyırmanın yollarını arayın.

-Çok önemsiz bir meseleyi çok önemliymiş gibi anlattıklarını anlamak için yanlarında yürüyen insanın cinsiyetini belirlemeniz yeterlidir. Yan tarafta yürüyen erkek havadaki bulutlara bakıp,uçağın nasıl uçtuğunu tahayyül etmeye çalışıyorsa ya da yanda yürüyen kız dünyaya yaklaşan kuyruklu yıldız haberi gibi can kulağıyla dinliyorsa bilin ki önemsiz bir mesele insanlık olayı gibi anlatılmaktadır. Ve muhtemelen bu konuşmanın bir yerinde şu cümle geçer :" ama di mi, ben haklıyım yani. ne kadar düşüncesiz davranıyor bana karşı."

-Uzunca yıllar karşılaşmadıkları bir kız arkadaşlarını görmelerinin ardında akıllarına "nasıl" olduğu sorusundan ziyade "nerede olduğu" sorusu gelir. Özlem duygusu yerini merağa bırakır ve olası bir "karşı tarafın çok iyi olması" durumunda, özlem ve merak gidip yüze garip bir hüsn düşer.

-Her daim meseleleri alttan aldıklarını zanneden kızlarımız aslında meselenin en yukarısında olduklarının farkında değillerdir. Bir tartışma varsa kazanmak uğruna boşa çaba harcamayın; zeytinyağı-su.

-ATM'lerimizin asıl sorunu kart sıkışması değil kız sıkışmasıdır. ATM'lerde kart sıkışmasından çok daha fazla kız sıkışması yaşanır. Aynı kart ile 3 başarısız denemenin ardından kızımız artık ATM'de sıkışmıştır. Lütfen panik yapmayınız ve en yakın şubeyi arayarak insanlık namına durumu haber veriniz.

-Bilgisayar başında oturan kız son derece ciddi bir havaya bürünür. MSN'i son derece ciddi kullanan kızlarımız orayı sosyal bir hayat ortamına dönüştürmekle kalmaz listelerini 7658 farklı kategoriye ayırırlar. Gören MSN'de yazmıyor sanki de NASA'ya uzaya atılacak roketle ilgili son bilgileri veriyor zanneder o ciddiyet içerisinde. Şu dosyayı gönder dersin "nasıl oluyor?" der, "bari şu dosyayı al" dersin "bu dosya nereye kaydoldu" sorusunun ardından mahalle trafosunu patlamayı düşünürsün ciddi şekilde.

-Erkekler aktristlere sadece "güzel hatun" gözüyle bakarken, kızlarımız ciddi manada artistlerle bir aşk dünyası yaşarlar kendi içlerinde. Brad Pitt, Madd Damon ya da herhangi bir meşhur dizi karakteriyle ciddi olarak evlilik hayalleri kurarlar ve olası bir şekilde bu hiç tanımadığınız ve muhtemelen de hiç tanımayacağınız artistlere bok atmanız durumunda savunma psikolojisine girerler. Babasına küfretsen o kadar savunmazlar. Bunların hayalini kurup Ciguli prototibi biriyle evlenmelerindeki ironiyi göz ardı ediyorum.

-Beyaz converse-dar kot pantolon-tüylü,kalın ama kolsuz! mont giyen saçına da hediye paketi gibi kurdela takanları gördüğünüz an, en yakın sığınağa gitmenin yollarını arayın.

-Futbolun anlamsızlığından bahsetmeye başladıkları an sakın ola ki "sanane, bu benim zevkim" demeye kalkışmayın. Sonsuz döngüye giren bir tartışmanın ortasında bir anda kendinizi "Fenerbahçe mi ben mi?" gibi o anla en ufak alakası olmayan bir sorunun içinde bulup geceleri uykusuz kalabilirsiniz. "Futbolu sevmek benim mallığımdan mütevellit ve evet ben malım" diyerek orta! yolu bulmanız faydanıza olacaktır.Spor onlar için sadece bir zayıflama vasıtasıdır bunda da sürekliliği yakalamış bir türe henüz rastlanmadı.

*Bu sadece bir genellemedir. Ben kendi kıçımı kurtarmak adına "benim hayatımda tanıdığım böyle birisi ya da birileri kesinlikle yoktur" diyorum. Yazarın korkusu konu resmi olarak çizilmiş bir kız resmi kullanmasında da ayyuka çıkmaktadır.

*Söz konusu kişi ile kurumlar tamamen hayal ürünüdür ve gerçekle en ufak bir bağlantısı yoktur. Tüm hakları yazarın kişisel patavatsızlığına aittir.

20 Şubat 2009 Cuma

Ülkesi yerine sevgilisini beceren başkanlar


Son zamanlarda seçim havası her yerde kendini hissettirmeye başladı. Ben de işsiz-güçsüz olduğumdan takip ediyorum durumları. Ankara ilçe belediye baskanlarından birisi bir şekilde istifa etti/ettirildi. Kendileri inkar etti, doğrudur yalandir bilmem ama özel görüntülerinin olduğu bir kaset varmış. Burası da beni hiç ilgilendirmiyor aslinda.


Ama bunu izledigimde ilk aklima gelen şu oldu: Varsa n'olmus kardeşim! Sen görevini yapıyorsan, halka en güzel şekilde hizmet ediyorsan, halk da seni seçerse neden yoluna devam etmiyorsun ki?

Eger yükselme hırsın, daha da prestij kazanma, milletvekili olup yan gelip yatma gibi hayallerin yoksa bu görevi yapmaktan ne alikoyabilir ki insanı?
Ben bir cevap bulamadim.
Ama söylemek istedigimi geçenlerde bir yerlerde okudum, buyurun:

Zamanin Amerikan Başkanı Kennedy’nin zamparalığını değerlendiren Shirley MacLaine(resimdeki hatun) şöyle demiş:


“Ülkesi yerine sevgilisini beceren başkanı yeğlerim.”

Hay agzini öpeyim…

15 Şubat 2009 Pazar

Batak

Ankara'dan doğusu..Ötesi mi yok? Ötedekiler mi öteki oldu yoksa? Hayatın Ankara'ya kadar olduğunu varsayan bünyeler ötesine bakmadıkça ötedekiler her zaman öteki olarak kalmaya devam edecekler. Sürgün! tayini olarak gönderilen güzel ülkemin insanları görev süresinin biteceği günleri saymaya başlayacaklar daha ilk günden. Ne bekliyorum ki buradakilere ne vereyim demeye devam edecekler. Eğitime aç bünyeler bir an önce tayin bekleyen öğretmenler tarafından daha da çoraklaştırılacak. Daha da bataklaştırılacak belki oralar. Ama orada bataklık sineklerine inat açmaya devam edecek kardelenler!

13 Şubat 2009 Cuma

Aşkın kanununu yazsam yeniden


Aşağıdaki notu düşeli neredeyse iki sene olmuş. Hala güncel. Hatta Türkiye için ezelden beri güncel. Hatta dünyanın her yeri için tarih boyunca güncel.


*


Tarih 24 Mayıs 2007, ülke Türkiye.

Yahudi, Rum, Ermeni azınlıklar yaşıyor.



Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan konuşuyor: "Benimle ilgili kitaplar yazılıyor. Yahudi çocuğu deniyor, Rum çocuğu deniyor. Bunu hangi edebe, hangi adaba, hangi kaleme sığdırabilirsiniz? Ben bu ülkenin evladıyım. 14 milyon vatandaşın oyuyla buraya geldim. Milletvekili olma yeterliliğine sahip bizlere bu tür hakaretler kabul edilemez."





Tarih 26 Mayıs 2007, ülke Gürcistan.

Yahudi, Rum, Ermeni azınlıklar yaşıyor.



Gürcistan Devlet Başkanı Mikhail Saakaşvili konuşuyor: "Ermeni ve Yahudi olduğum söyleniyor. Ben yüzde 100 Gürcüyüm. Ancak Ermenilerden nefret edenler için Ermeni olacağım. Yahudileri sevmeyenler için de Yahudi olacağım."

11 Şubat 2009 Çarşamba

orda bir köy var uzakta...orada yaşamaya çalışan birileri hatta...


PÜLÜMÜR’ÜN YAŞSIZ KADINI


Pülümür'ün bir dağ köyünde gördüm onu
yaşını sordum bir giz gibi güldü
kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
yüzüne baktım bir giz gibi güldü
bir asa vardı elinde
bir solmuş krallığın
Kadifeden harmanisi üzerinde
bir hititliydi o, bir selçukluydu
bir ermeniydi bir kürttü
bir türk...
Yaşını sordum, bir giz gibi güldü
Koluma girdi bir soylu kadınca
Tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini
Beni tek gözlü sarayına götürdü
Köy yapısı kulübesinin
Zamanı onda yitirdim ben
Yitik zamanlara onda eriştim
En soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında
Bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim...

Bülent Ecevit

9 Şubat 2009 Pazartesi

Modern Kölelik

Çok eski zamanlarda var olduğunu bildiğimiz köleliği acımasızca eleştirir, nasıl bir zihniyet varmış diye küfreder ve bu sistemi ortadan kaldıran her harekete methiyeler dizeriz. Sabahtan akşama kadar insan çalıştırıp karşılığında sadece barınacak yer vererek kölenin karnını doyurmak ve karşılığında büyük bir işgücü sağlamak. Oldukça acımasız bir sistem gibi görünüyor buradan bakınca. Peki kalktı mı bu sistem diye bir düşünelim şimdi. Para olmadan hayat olmuyor, çalışmadan kimse kimseye para vermiyor. Daha fazla para daha fazla rahatlık demek ve doğal olarak daha fazla paranın yolu da daha fazla çalışmaktan geçiyor. Kendimize ya da bir başkasına farketmeksizin çalışarak bu para ihtiyacımızı gidermeye çalışıyoruz. Sabah işe gidip akşama kadar çalıştığımız yetmezmiş gibi haftasonları işe odaklanarak ailemizi rahat ettirmenin yollarını ayırıyoruz. Tabi bir de bu işe sahip olabilmek için çocukluk demeden, gençlik demeden okul okuyup duruyoruz. Ailemize daha az vakit ayırıp onları daha rahat ettirebilmek için çaba sarfediyoruz. Daha az konuşuyor, daha az ilişki kuruyor, daha az geziyor ancak daha fazla çalışmaya devam ediyoruz. Peki bu kadar koşuşturmacanın, bir ömrü çalışmaya harcamanın karşılığında hayattan beklentimiz ne? Başımızı sokacak bir ev, karnımızı doyuracak bir aş ve de eğer mümkün olursa ayakları yerden kesecek bir vasıta. Fiziki kölelikten farkı ne bu çalışmanın? Bir ömrü çalışmaya adayıp karşılığında barınacak yer ve karın tokluğu temelinde ikisi de aynı görünüyor. Aslında çok ciddi bir ayrım var fiziki kölelik ile modern kölelik arasında. Fiziki kölelerin büyük çoğunluğu ellerinde olmadan, isteksiz olarak çalışmak durumunda kalıyorlardı. Biz modern köleler ise bu çalışmak için yıllarımızı büyük bir şevkle veriyoruz...

AYRIŞTIR(IL)MAK


Askerlik dönemi araya girdiği için bazı şeyleri geriden takip ediyorum.
MUSTAFA belgeselini izledim biraz önce.

Hiçbir farklı yanı yok benim için. En azından benim için bilmediğim şeyler söylenmemiş. Belki de önceden farklı görüşleri taşıyan yazarlar, araştırmacılar tarafından Atatürk'ü okuduğumdan, Atatürk'e değişik açılardan bakabilen arkadaslarım olduğundan.

Hatta Can Dündar'ın bir kitabı var, adını şimdi hatırlayamıyorum ama evdeki kütüphanemde var, orada bu belgeselde anlatılan birçok şey geçiyor ki bu kitap yıllar önce yazılmıştı.

Dolayısıyla da Atatürk bir değer kaybetmedi gözümde. Bazen yaptıklarını düşünüp eleştirebiliyorum hala, eleştirsem de ne kadar değerli biri olduğunu unutmuyorum.

Şunu farkettim: Türkiye'de bir şeyler değişiyor galiba ama iyi yönde değil sanki. Atatürk'ü eleştir(ebil)mek vb. adına söylemiyorum bunları. Daha farklı bir şeyler söylemek istiyorum.

Hani delilikle dahilik arasında çok ince bir çizgi var derler ya onun gibi.

Tabulardan sıyrılmak, daha özgür düşünebilmek, eleştirebilmek, tartışabilmek çok güzel ama bu değil olay sanki.

Olay bambaşka bir hal almış. Olayları önyargısız değerlendirebilmekte sorun bence. İşte bu olmuyor, olamıyor.

Kamuoyu oluşturmak, bu demek herhalde:
Mustafa belgeseli icin ne yaygaralar koptu. Arkadaşlarımdan bazıları izlemiş, bazıları izlemeyecekmiş. Çünkü birileri (işte o kamuoyu) onun aklına bir şey sokmuş. Demiş ki "şurada şu geçiyor ve bu Atatürk'e hakaret" veya "işte şu anki bilmem ne partisini destekleyenlerin ekmeğine yağ sürüyor." O da diyor ki izlemeyeceğim!

Sanırım bu da insanları ayrıştırmanın bir yolu...

Önyargısız bakabilmek, en azından denemek ümidiyle...



Levent Yaraç
09.02.2009

Bu sene yaş 35...

Serüvene koşmak için trenler bekliyorsan,
Güneşi yakalayıp gözlerine yerleştirmek için beyaz yelkenlilerin gelip seni almalarını bekliyorsan;


Yarına inanmak için günbatımına,
İyi kalpli görünmek için zayıflığa,
Ve güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa;

Demek ki,
Hiçbir şey anlamadın!

Jacques BREL



* Dipnot:

"Bugün değilse.. ne zaman??"
Kabala'dan

her türk insan doğar


"Çanakkale’de taraflar, birbirine 8-10 metre yakınlıktaki siperlerde günlerce, aylarca yan yana yaşamıştır.
Bu yakın temas, askerlerin soyut bir düşmanla değil, gerçek bir insanla savaştıklarının farkına varmalarına yardımcı olmuştur.
Nitekim,
kendi siperinden yanlışlıkla düşman siperine geçeni usulca geri döndürmek,
savaşırken birbirlerine el sallamak,
ıskalamalarda ıslıklamak,
birbirlerine yiyecek, sigara atmalar,
bayram, Noel kutlamaları,
futbol maçları yapmalar,
düşman yaralılarını tedavi etmek,
ölüleri birlikte gömmek,
bu savaşın olağan sahnelerindendir."
diye okudum bir yerde.

Her Şeye Limon

Tadı kaçmış bu dünyaya limon olarak tat vermek istedik. Hayatta neler varsa burada da onlar olacak. Her şeye limon olma diyerek yıllarca sindirmeye çalıştılar bünyeleri, tatsız bıraktılar dünyayı. Artık her şeye limon olma zamanıdır dostlar. Şimdilik Tolga Abi ve bendeniz muhder dünyaya limon sıkmaya çalışacağız nacizane. Ancak koca dünyaya sıkılacak daha fazla limon olduğunu düşündüğümden kadronun daha da genişleyeceğini umut ediyorum. Rasgele...