30 Mart 2009 Pazartesi

beni bir tek sen anladın, sen de yanlış anladın...


Hegel'in, Marx'a söylediği rivayet edilen bu cümleyi seviyorum. Sırf bu yüzden başlık olarak seçtim.

Son günlerde teknolojiye limon olasım geldi…
Malum bir süre önce Türkiye’deki siyasi parti liderlerinden Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları bir helikopter kazasında yaşamlarını yitirdiler. Yapılan aramalar sonuçsuz kaldı. Bir türlü enkazın yeri tespit edilemedi, kazazedeler bulunamadı. Ne askeri ne sivil hiçbir ekip enkaza ulaşamadı.

Enkazı bulan, ironik olacak ama, belki de cep telefonu bile olmayan köylülerdi.
Otomatik yerine mekanik işe yaramıştı.

Füzelerin havada infilak edilebildiği, insanoğlunun aya çıkıp hop hop yürüyebildiği-zıp zıp zıplayabildiği, sınırlardan geçen teröristleri uzaydan! tespit edilebilmek için askeri-siyasi anlaşmaların yapıldığı bir yüzyılda enkazı yanlış yerlerde aradık. Çünkü teknolojiyi yanlış anladık…

Bugün de yerel seçimler vardı. Televizyonlarda dokunmatik ekranlar, seçim sonuçlarının anında yansıması, olağanüstü “server” ve “bellek”leri olan bilgisayarlar…

Yine nasıl bir tezatlık diye düşündüm…

Lakin mekanik olanın işe yaradığını daha önceki olaylarda görmüş olacağız ki, sandık başlarında teknolojiyi kullanamadık. Teknolojiden pek anlamam, bilişimle aramın en iyi olduğu yer sade-düz bilgisayar veye internet işlemleridir. Ancak en basit sitelerde bile anketlerin yapılabildiği, “sadece bir kez tıklayabilirsin” gibi uyarılar verebilen bir çağda neden hala mekanik olanı tercih edip, tonlarca kağıt harcayıp, seçim sandıklarının başında kargaşa yaratıldığını anlayamıyorum.

Sanırım yanlış yerlerde kullanıyoruz teknolojiyi…
Veya her şeyde olduğu gibi teknoloji de yanlış anladık.
Sadece evimizde baş köşeye LCD televizyon almak, en üst özelliklere sahip dizüstü bilgisayarları kullanmak, en son teknoloji cep telefonları ile konuşmak sandık…

Teknoloji sayesinde geri kalmışlığı bu kadar güzel gösterebilen bir yer var mıdır Dünya'da acep?

15 Mart 2009 Pazar

o kadar yakın, o kadar uzak...


Kadifekale’ye gideceğiz arkadaşlarımla… Ama herkes tereddütlü.
Çünkü oralar pek tekin değil diye nam salmış. Genelde Doğulu vatandaşların oturduğu, sosyo-ekonomik olarak biraz geri kalmış olduğu düşünülen bir yer…
Geri kalmak ne demekse! Doğulu vatandaşlar ne demekse!

İzmir’in içinde, ama bir o kadar dışında…

Biraz düşününce hak veriyor insan…
Öyle anlatılmış çünkü…
Karanlık bir odaya girmemek konusunda, küçükken annemiz tarafından korkutulmak gibi.

Öyle böyle derken, gitmeye karar verdik.
Gittik…

Kadifekale’li bir ufak kız bize yolu tarif etti. Bir süre bize eşlik etti. En güzel manzaralı yerleri gösterdi. Korkulan insanlardan biri diye geçirdim içimden… Demek korkulmaması gerekenler de varmış…
Çocuklar uçurtma uçuruyor, kadınlar tandır ekmeği yapıp satıyor, bunun yanında heybe-halı-kilim üretip satan yine kadınlar… Kadın girişimciliğinin zirve yaptığı bir yerdeyim, Kadifekale’deyim…

Çocuklar cambiş (bilye) oynuyorlar, dayanamayıp biz de katılıyoruz onlara, ama cambişleri yutuluyoruz:)

Sonra kaleye çıkıyoruz.
Muhteşem İzmir manzarası... Herkese nasip olmaz görmek, çünkü oraya gitmeye cesaret gerek. Karanlık odalara girmek gerek.

Karanlık odanın içinde “aydınlık” olanları görmekten mahrum kalmamak için...

Yanımızdan geçen ufaklıklardan biri “Ne işiniz var burada, saat kulesine gitseniz ya!” diyor. Gülüyorum, herkes elinde olmayan şeyi ister…

Çok sert bir rüzgar var, içimden uçurtma olup uçmak geldi bir ara, rüzgara kendini bırakmak…

Manzarayı izlemeye devam ediyorum, bütün körfez ayaklarımın altında…
Birkaç hatıra fotoğrafı çekiliyoruz arkadaşlarla…

Çok güzel bir gün bitiyor… Herkes mutlu ama…

İyi ki gitmişiz Kadifekale’ye…

7 Mart 2009 Cumartesi

one minute


Siyaset bilimi okudum derslerde ama siyaseti asla anlayamayacağım.
Ya da Türkiye siyasetini anlamadım.
Ya da anladım ama böyle siyaset yapılmaz diyorum içimden…

Teorik ve pratik aynı sanmışım, değilmiş.


Rusya Gürcistana saldırdığında, hastane-okul vurduğunda 21. yy da olamaz bu dedim. Oldu… Bizden pek ses çıkmadı.

İsrail, Gazze’ye saldırdığında bütün ülkeler “sivillere” saldırı var diyerek bu vahşeti durduracak sandım. BM okulları bile vurulurken çıt yoktu. Biz gürledik.

Sudan liderini, Darfur’daki insan hakları ihlalleri gerekçesiyle kınamak, en azından tepki göstermek lazımdı. Seçilmiş deyip, susuyoruz.

İnsan hakları “DİL, DİN, IRK, MEZHEP” farkı gözetmeden TÜM İNSANLARIN doğuştan elde ettiği haklardır.

Bunları ihlal edenlerin en sert şekilde cezalandırılması, tüm Dünya toplumlarının yapılan ihlallerde tek ses olup, insanlık suçu işleyenleri bertaraf etmesi gerekmektedir.

Gürcüler başka dinden, ırktan vb. iken ses çıkarmayıp, kendi dininden, ırkından olanlar için sesimizi yükseltirsek, bu insan hakları savunuculuğu değil, din-dil-ırk-mezhep savunuculuğu olur ki amaçtan tamamen uzaklaşır, tam tersi istikamette ilerlemiş oluruz.

Bir dakika durup kendimize şunları sormak iyi gelebilir:


Gazze’de öldürülen insanlara mı üzüldük, ağladık? Orada ölen Müslüman insanlara mı?

Darfurda öldürülen insanlara mı üzülmek, ağlamak gerekir? Orada ölen Müslüman-Hristiyan-Yahudi-Ateist insanlara mı?

Şimdi Dünya’nın her yerinden insanların katıldığı bir toplantıda, biri Darfur hakkında, El Beşir’e “one minute” yapsa o kişi bize göre ne olur? Vezir mi, rezil mi?

Bu soruları kendi içimizde cevapladığımızda en doğru/samimi sonuca ulaşacağız…


Ama ben bu soruların cevaplarından eminim...


"one minute" El Beşir "one minute"...